Kayıtlar

2017 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

hayat gibi bişey oldu

hayata daha önce tahmin ettiğim, ama hiç görmediğim bir yerden bakıyorum. çok ince bir çizgi var, belki o kıldan ince diye tabir edilen yer burası. her şeyin senin elinde olduğunu ve aslında hiç birinin senin elinde olmadığını anladığın an. neresinde olduğuna sen karar veriyorsun. ve ne kadar güçlü olursan ol, hayata karşı savaşmayı bırakmalısın. olduğu gibi kabullenip, sana sunduklarını normalleştirmelisin. çünkü sen ne yaparsan yap, neye karşı durursan dur, ne kadar güçlü olsan da, her seferinde ayağa kalksan da; daha güçlü silahları var hayatın. çünkü o hayat... var oluşunun,sorgulamanın sebebi o. ve senin buna; senden ve yaşamaya devam etmekten başka karşı koyacak bişeyin yok. ayağa kalkıyorum dediğin, ya da henüz demeye hazır olmadığın her anda seni yerden yere vurabilir. çünkü aslında bunları yaşayabilmenin sebebi o bu bi tanrı bulma yazısı değildir:) bu hayatı tanıtma yazısıdır. hadi algılama diyelim. inanan inanmayan,içen içmeyen,iyi kötü tüm canlılar...

ayağa kalkma zamanı

başının üzerindeki göğün hızlı çekim mi yavaş çekim mi oynatıldığını anlayamadan geçiyor günler. hava bulutlu bulutların arasından dönen dünyanın üzerinde bir çıkıp bir batan güneşi de görüyorsun, dans eder gibi,saklambaç oynar gibi bulutların arasında gezinen yıldızları da. karanlık çoğu zaman. ama perdeleri açmadığın için mi yoksa göğü kaplayan yüreğin yüzünden mi emin olamıyorsun. bu zamanları daha önce de yaşadın. ve yine yaşayacaksın eğer izin verirsen. böyle sürüyor çünkü senin hayatın. belki sen istiyorsun,belki de çok uyumsuzsun normal olarak adlandırılan ilişkilere. dönem dönem kendini gömmen gerekiyor belki de, toprakla dolması gerekiyor gözlerinin. ağzının içinde o taze hayat tadını hissetmen gerekiyor belki de. çürümüş topraktan,genzine kaçan önceki yaşamlardan nasıl bir taze hayat tadı alıyorsan artık? hiç bir zaman hayatı terazi kefesine koymadın. o öyle olduysa bu böyle olmalıydı demedin. hayat bu. asla aynı ağırlığı vermez kefelerine koydukların,bunun b...

alışmak

bir süredir kelimeleri cebimde biriktiriyordum. doğru kombinasyonu ya da doğru zamanı bekliyordum belki. kafamda dönüp dolaşırlarken çok rahatsız etmiyor gibi geliyorlardı. illa ki zamanları gelir, kendiliklerinden çıkarlar diye düşünüyordum ortaya. öyle değilmiş. o kadar baskılamışlar ki hayatımı ve düşüncelerimi; ben yaşıyorum zannederken kopmuş gitmişim aslında. biriktirmemek gerekiyormuş. ya da belki yaşamamak bile gerekiyormuş. hayatındaki en önemli değerlerden birinin doğum gününü unutturuyorlarmış sana kafanda bu kadar birikince. ne kadar koptuğumu farkettiğimde geç olmuştu hayattan. ve beni sebepsiz seven insanları üzdüğümü düşününce daha çok koydu bana. “ben de kendimi öldürdüm mü acaba?” diye yazmışım günlerdir biriktirdiğim notların başına. ne kadar doğru olduğunu gördüm. birbirini tekrar ederek doğan günler birer ilüzyon mu? denizin kıyısında suya bakarken gördüğüm kendi yansımam mı, yoksa midyelerin içine sıkışmış bedenim mi? yol kenarlarında geceden kala...

sönüş

güneş ve ayın arasında uykuya yatmışken, çevremden geçen gök taşlarının soğukluğuyla uyandım. sol tarafıma döndüğümde; bıraktığın boşluktan baktım. atmosfere girince arkalarında bıraktıkları izlere. çok davetkar bir şekilde çağırmalarına rağmen, dönemedim yeryüzüne. mavi yeşil izler gündüzleri hatırlattı. arkalarından tutmak istedim kuyruklarını. kaçmasınlar,kaybolmasınlar diye. yapamadım. onların hayatları oydu. gök yüzünde parıldayıp bazı insanlara ilham vermek, bazılarına bişeyler hatırlatmak için yok olmaları gerekiyordu. tutmadım. kaydılar okyanusların üzerine doğru. her iki yanda büyüyen dağların arasında, denizin mavisine doğru kaydılar. gittikçe büyüdü çevrelerindeki dağlar. sıcaklığı solana kadar denizin dalgaları üzerinde dans etti. tam birleştiği anda, üzerinde dumanlar tüterken hayatın başlangıcını gördüm. daha bir kaç dakika önce,gökyüzüne rengarenk resimler çizen taş parçası; şimdi hayat vermeye çalışıyordu suya. kötü bir kısır döngü bu. saçma bir...

kelebek

kedinin tırnağının ucundan aldım bu gece. dün ayın yansımasından almıştım, önceki gün bir konuşmadaki isminin tınlamasından. o zehir her gün  dolanıyor içimde. bir şekilde ben iyiyim desem de, beraber uyuduğumuz yerde skor eşitleniyor. ya da ben geriye düşüyorum , tam bilemiyorum. son kaç gündür bilemediğim gibi bunu da bilemiyorum. güneş bi yerden çıkıp bi yerden batıyor. bunun çok ayırdında değilim bi zamandır, ve perdeler kapalı yaşamaya alışmaya çalışıyordum. bir ismin ilk hecesinde aylardır gömdüğün cesedin ortaya çıkması neden peki? sadece ilk hecede kalbin deli gibi atması neden? hatta ilk harfte mezarlktaki tüm toprakların ayağa kalkııp, üstüne yürümesi neden? başlangıcı da böyle değil miydi zaten, ben toprağımın altında huzurlu yatarken gelip kaldırmadın mı beni? yaşamın güzel olduğunu göstermedin mi? nerede olduğumu bilemeden,nerede olduğunu bilemeden günleri geçirmek çok zor. hiç öpmedin ki beni. en büyük eksikliğim de bu sanırım. ben uyurken tüm hü...

hıms

yastığın içinde yağan yağmurlar ıslatmaz yüzünü. rüyalarından dökülür, usul usul. bütün gün kararttığın toprakları yeşile boyarlar. gökkuşağı yaratırlar ki; sen uyurken başının çevresinde dolaşsın. renklendirsin rüyalarını. tanıdık bir güneş doğsun üstüne. sonra o güneş yine yaksın içini,kavursun. yine yağmura ihtiyaç duy diye. ama ıslatmaz yüzünü yastığın içinde yağan yağmurlar. beyin kıvrımlarından dökülenlerin aksine. yağmurun nereden geldiğini bilmeden kafanı göğe çevirmek daha kolay. belki biraz da şansıysan aralardan bir iki yıldız görebilirsin. kafanı kaldırmış göğe bakarken, göğün sana uygun gördüğü gözyaşlarının arasından bir iki yıldız kaparsın belki. onları birleştirip bir yap-boz içinde hissedersin kendini. bir parçası çalınmış, nereye baksan bulamadığın bir yap-boz gibi. bir ileri bir geri giderken düşüncelerinin içinde, olmak istediğin yerin çok çok uzağında olduğunu farkedersin sonra. ne hayatın sana verdiği ayrıcalığı kullanabiliyorsundur, ne de ha...

deniz feneri

zaman geçmiyor ki, iyi ya da kötü olduğunun ayırımına varasın. günlerin nasıl geçtiğini,geçip geçmediğini anlayamadıktan sonra güneşin doğuşu ya da batışı çok anlam ifade etmiyor. her attığın adımda henüz yaşamadığın anılar vuruyor yüzüne. daha önce huzurlu uyuyabilmenin sebebi olan kardeşlerinin arasındalar. eksikliğini daha nasıl ifade edebilirsin diye düşünürken, gözüne gözüne çarpıyor hepsi. ve yine ifade edemiyorsun. yine o dili bilmiyorsun. sadece soğuktan için birbirine giriyor, titremelerinin sebebini çözemiyorsun. daha önce hiç beraber yürümediğin yollar bile nasıl hatırlatır ki? aslı astarı olmayan, baktığında gerçekliği de sorgulanabilen bir umut yüzünden, insan neden hayatını kendi istediği gibi yaşayamaz ki? yinesi ya da tekrarı yok ya, hep oturduğunuz yerde oturup, en fazla havaya bir iki kelime daha savurabilirsin. ne ifade ediyor?? hiç... eskisinden bir farkın yok, boş yine. vücudun bile o kadar alışmıştır ki, yalnız uyumaya çalışırken ısısını ay...

şarkılar falan

o kadar özlemişim ki, yazdığım hiç bir satır bunun içimden çıkmasına yardımcı olmuyor. hatta her harfte daha çok oturuyor içime. şimdi yıldızlar birer harfse eğer, en gelişmiş teleskopların bile göremediği satırları tutuyorum içimde zaman giderek eskiyor. gitme zamanı geliyor yavaştan. hoşçakal diyemediğim, sadece satırlara döktüğüm geliyor aklıma. uyumaya hazır mıyım? değilim ki. ne yıldızları görebiliyorum,ne de ayın tamamını. hepsi eksik,yarım. kulağımda bir beste var, beynimin çeperlerinde dolaşan. notaara kaptırmak istiyorum kendimi çoğu zaman. en mutlu olduğum yeri düşünmek istiyorum. bu bağımlılıktan kurtulmak istiyorum. yoksunluk hissettiğim her anda ; bi şarkının bir filmin bir çöp kutusunun bir kedi kuruğundan  çıkmasını istemiyorum artık. kendi içinde ne kadar maruz kalırsan mental bağımlılıklarından kurtulursun diye düşünüyordum. çünkü alışırsın. artık hayatının bir parçası olur ve eksikliğini hissetmezsin. giderek büyüyor:) içimin alacağından ço...

yarım olmak zor

normalde nefes alırken içine çektiğin her oksijen atomunun seni rahatlatmaı gerekir. böyle işler hayat. her nefeste yeni tura başlar dolaşımın. başlamalı. kafandaki bi ton düşünce gitmeli içine girenleri tekrar dışarıya üflediğinde. daha fazlasını getirmemeli aklının perdesine. filmin yarısında çıkmak saçma belki, ne olabileceğini tahmin etmeye çalışıp “aa bu kötü” demek. sonunu beklemek gerek sanki. yaşamaya devam etmek için çektiğin iki oksijen atomundan birisi eksikse, o yaşamak değil de hayatın tekrarına girer. ve o bi oksijenin ne kadar önemli olduğunu kavrarsın. günlerce uyuyamamanın sebebini, bünyenin daha fazla kaldıramadığında sızmanın sebebini, gördüğün rüyalarda, sanki bir tanesinin aklının damarlarında dolaşması yeterli değilmiş gibi iki tanesini görmenin sebebini, havanın yüzde yirmisinin sana yetmemesini. aslında aldığın oranın yarısı olduğunu kavrarsın. eksiksin çünkü,yarımsın. ne aldığın hava yetiyor sana ne de gördüğün kar taneleri. alamıyorsun çün...

yollar

bazen gidişler bencillik gibi görünüyor olsa da, aslında kendi başının üzerindeki yıldızları çok sevdiğin içindir. onların güzelliğininin herkes tarafından görülebilmesi içindir. yola çıkışların amacı herkesin kendi başının üzerindeki kutup yıldızlarını görüp, ona göre yönlerini bulmasıdır. yola çıkma amacı başka diyarlara gitmek değildir. yollar üzerinde engel olmamaktır. yollar sapa,karanlık olsa da, gözler bir süre sonra alışınca karanlığa, camdan başkalarının takip ettiği yolların yansımasını görürsün belki. mutlu olmazsın belki ama, garip bir huzur vardır orada. bencillik edip başka yolları tıkayacağına, varsın karanlık olsun yollar. zaten o yolun sonu senin haritandaki işaretli yerle aynıysa, o karanlık sadece senin daha iyi görmeni sağlar. yola katırlarla devam etmen gereken yerlerde soğuk yersin. yüzün acımaya başlar,derin çatallanır. ellerini hissedemezsin belki bir süre sonra. bir kaç baykuş ötüşü duymaya başlarsın sonra. “ne olacak?” der gibi öterler sank...

e normal

biraz önce ölümden dödüğümü düşününce, aslında aklımda kıvır kıvır dönen düşüncelerin ne anlama geldiğini anlayabiliyorum. tam o anda aklımda ne olduğunu bilmek biraz acıtıyıyor belki de, işte; böyle bişey beklemeden sevmek sanırım. ve aslında sadece kendime üzülüyorum sanırım, zaman zaman gelen nöbetlerin, ve komik bişeyler dinlemeden uyuyamamanın dışında normale dönüyorum. ‘normal’ bi zaman önce böyleydi hayat zaten, sevdiğim ama zevk alamadığım. konuşmaya tenezzül etmediğim,çevremden geçip giden saniyeler silsilesi. normal işte, yine normale dönüyor. yine değerli,uğruna göz kırpmaya değer bişey yok. canımı acıtan nokta sanırım bir kaç ay mutlu olabildiğimi görmem. ve şimdi onu kaybetmiş olmam. bencillik mi bilemem bu. insan hayatta mutlu olmaktan başka bişey ister mi onu da bilmiyorum ama, normalken iyiydi yani. ne zaman;güzele süpere geçtik, kaybedince sıkıntı başladı. normalde boğazdan geçen yutkunmalar artık geçemez oldu. normalde uyunan uykuların hiç biri...

her şey yolunda

yüzündeki yaralar gibi hayat. en sevdiğin ve her gün yüzleşmek zorunda olduğun bir tablo gibi zaman zaman bakmamak lüksüne sahip olduğun, yeterli zaman geçip bakabildiğinde ise; ne kadar derin ve geçmeyecek olduğuna şaşırdığın yaralar gibi. hayat o yaralar mı yoksa  yüzün mü? hayat tabloya attığın fırça darbeleri mi yoksa o tualin kendisi mi senin fırçalarla şekillendirdiğin? neye önem verirsen ver, sonunda yine kendinle kalıyorsun. ne tual para ediyor ne de aldığın rengarenk boyalar. iyi insan olmaya çalışmak zor, kendini tamamen açabilmek de zor. her seferinde bi şekilde artarak yesen de darbeleri, yine salak çocuklar gibi açabileceğin yerler arıyorsun. bi türlü öğrenemiyorsun bu oyunun kuralını. her fırsat bulduğunda açıp,daha dibe batıyorsun. yine de ısrarla anlayışlı ve iyi olmaya çalışıyorsun. iyi... neye göre ,kime göre? belli ki çevrende örneği çok fazla yok. seçimler insan hayatlarına özgüdür, ve her biri kendi şartları altında mantıklıdır. senin ses...

kedi özledi

düşündüğüm her şeyin kapıdan girince kaybolmasının bir anlamı var tabi senin de söylediğin gibi kedi alıyor bütün hepsini. onun mırıldamasıyla hepsi yarına bir kar tanesi olarak uçuşuyor gökyüzüne. çünkü sen yoksun ki burda. yarına sadece kar tenesi yaratabilirim. yatağın senin köşesine yağar usul usul. iki limon öldürdüm bu gece hayatta kalabilmek için bi tanesi damarlarımdaki senin daha yavaş akmanı sağladı, bi tanesi ise gözlerime barikat kurdu. bak kedi de çok özlemiş. içimden çıkması gereken seslerin çoğunu o çıkardı nerde diye sordu sanki. ben de bilemedim ki? neredeydin? evim kavun kokmuyor artık. bi eksiklik var benim evimde. bi yanlışlık var kapıyı açarken anahtarın dönmesinde. omuzlarımda inanılmaz bi baskı.boynuma sarılıp gözlerimi kapatıyorlar seni. kan basıncım normal değil,hiç olmadığı kadar çok vuruyor damarlarıma belki seninleyken farketmiyordum,çünkü yanıbaşımdaydın tenimin altında,hücrelerimin hemen yanındaydın. yoksun ya şimdi, şaşırdı çocuklar ...

brida'ya

sadece kendin oynayıp kendinin izlediği filmde başrolsün. açılar geçiyor etrafından figüran kalıyorsun, ana kamera seni alırken bakmıyorsun. tüm cameolar sana bağlı. sen ne yaşıyorsan gözlerinin arkasında gönderilen sinyallerde onlar var. beynin sen bağımsız hareket etmeye çalıştığında ayağına çelme takıp düşürmeye çalışıyor. hiç içinde bulunmak istemediğin sahneleri gözünün önüne getirirken en çok acıyı da sen çekiyorsun. bir insan neden görürken öldüğü sahneyi gözünde canlandırmaya çalışır ki? ciğerimden çıkan gürültünün duyulmuyor olmasını geçip en güzel anları düşünmeye çalışıyorum. nefeslerin yerini notaların aldığı zamanlar daha zor. alamıyorsun çünkü. her şarkı,her nefes sana bişey anlatmaya başladığında duruyorsun. isteyerek değil belki ama duruyorsun. çalışmaz hale gelince koca okyanusta yelkensiz kalmış gemi gibi, başı boş hareket ediyorsun. aklında tek düşünce,keşke kaptan gelse de çıkarsa bizi bu karanlık sulardan. yıldırımlar düşüyor  o an beyninin or...