hıms
yastığın içinde yağan yağmurlar ıslatmaz yüzünü.
rüyalarından dökülür,
usul usul.
bütün gün kararttığın toprakları yeşile boyarlar.
gökkuşağı yaratırlar ki;
sen uyurken başının çevresinde dolaşsın.
renklendirsin rüyalarını.
tanıdık bir güneş doğsun üstüne.
sonra o güneş yine yaksın içini,kavursun.
yine yağmura ihtiyaç duy diye.
ama ıslatmaz yüzünü yastığın içinde yağan yağmurlar.
beyin kıvrımlarından dökülenlerin aksine.
yağmurun nereden geldiğini bilmeden kafanı göğe çevirmek daha kolay.
belki biraz da şansıysan aralardan bir iki yıldız görebilirsin.
kafanı kaldırmış göğe bakarken,
göğün sana uygun gördüğü gözyaşlarının arasından bir iki yıldız kaparsın belki.
onları birleştirip bir yap-boz içinde hissedersin kendini.
bir parçası çalınmış,
nereye baksan bulamadığın bir yap-boz gibi.
bir ileri bir geri giderken düşüncelerinin içinde,
olmak istediğin yerin çok çok uzağında olduğunu farkedersin sonra.
ne hayatın sana verdiği ayrıcalığı kullanabiliyorsundur,
ne de hayatın içinde bir rol bulabiliyorsundur.
yerin bin kat üstünden giderken,
güneşin bulutların arasından göz kırpması sana bir gülüş hatırlatır belki,
ya da ayın bazı bulutlarla saklambaç oynamasından çıkarırsın bişey.
ama hep bir şey var.
var işte.
ne uykun var,ne de stabil ruhun.
şarkıların nereye gittiği bile önemli değil,
kendi içinde yaşadığın karmaşa dünyayı daraltıyor zaten.
kendinle yaşamayı bu kadar öğrenmen koyuyor belki sana,
başka alternatiflerin olduğunu gördüğünde.
mutlu olabilmeyi görmek ne zamandır insanları mutsuz edebiliyor?
tüm insan hayatı mutlu olabilmek üzerine değil mi?
peki nasıl bu kadar parçalayabiliyor içini?
nasıl bu kadar acımasız olabiliyor kendine?
üstelik;
kendi tutunduğu değerleri yerken her gün...
her geçen dakikadan sonra,
aklında olan tek şeyden nasıl uzaklaşabilirsin ki?
her dakika zihninde beraber olup,
vücudunda sıcaklığını duymayarak belki.
dakikalarca düşünüp,
hayalinle yaşamaya başladıktan sonra belki.
sadece kafanda yaşamaya başlayıp,
ve bunun farkına vardığında belki.
rüyalarından dökülür,
usul usul.
bütün gün kararttığın toprakları yeşile boyarlar.
gökkuşağı yaratırlar ki;
sen uyurken başının çevresinde dolaşsın.
renklendirsin rüyalarını.
tanıdık bir güneş doğsun üstüne.
sonra o güneş yine yaksın içini,kavursun.
yine yağmura ihtiyaç duy diye.
ama ıslatmaz yüzünü yastığın içinde yağan yağmurlar.
beyin kıvrımlarından dökülenlerin aksine.
yağmurun nereden geldiğini bilmeden kafanı göğe çevirmek daha kolay.
belki biraz da şansıysan aralardan bir iki yıldız görebilirsin.
kafanı kaldırmış göğe bakarken,
göğün sana uygun gördüğü gözyaşlarının arasından bir iki yıldız kaparsın belki.
onları birleştirip bir yap-boz içinde hissedersin kendini.
bir parçası çalınmış,
nereye baksan bulamadığın bir yap-boz gibi.
bir ileri bir geri giderken düşüncelerinin içinde,
olmak istediğin yerin çok çok uzağında olduğunu farkedersin sonra.
ne hayatın sana verdiği ayrıcalığı kullanabiliyorsundur,
ne de hayatın içinde bir rol bulabiliyorsundur.
yerin bin kat üstünden giderken,
güneşin bulutların arasından göz kırpması sana bir gülüş hatırlatır belki,
ya da ayın bazı bulutlarla saklambaç oynamasından çıkarırsın bişey.
ama hep bir şey var.
var işte.
ne uykun var,ne de stabil ruhun.
şarkıların nereye gittiği bile önemli değil,
kendi içinde yaşadığın karmaşa dünyayı daraltıyor zaten.
kendinle yaşamayı bu kadar öğrenmen koyuyor belki sana,
başka alternatiflerin olduğunu gördüğünde.
mutlu olabilmeyi görmek ne zamandır insanları mutsuz edebiliyor?
tüm insan hayatı mutlu olabilmek üzerine değil mi?
peki nasıl bu kadar parçalayabiliyor içini?
nasıl bu kadar acımasız olabiliyor kendine?
üstelik;
kendi tutunduğu değerleri yerken her gün...
her geçen dakikadan sonra,
aklında olan tek şeyden nasıl uzaklaşabilirsin ki?
her dakika zihninde beraber olup,
vücudunda sıcaklığını duymayarak belki.
dakikalarca düşünüp,
hayalinle yaşamaya başladıktan sonra belki.
sadece kafanda yaşamaya başlayıp,
ve bunun farkına vardığında belki.
Yorumlar