ayağa kalkma zamanı
başının üzerindeki göğün hızlı çekim mi yavaş çekim mi oynatıldığını anlayamadan geçiyor günler.
hava bulutlu
bulutların arasından dönen dünyanın üzerinde bir çıkıp bir batan güneşi de görüyorsun,
dans eder gibi,saklambaç oynar gibi bulutların arasında gezinen yıldızları da.
karanlık çoğu zaman.
ama perdeleri açmadığın için mi yoksa göğü kaplayan yüreğin yüzünden mi emin olamıyorsun.
bu zamanları daha önce de yaşadın.
ve yine yaşayacaksın eğer izin verirsen.
böyle sürüyor çünkü senin hayatın.
belki sen istiyorsun,belki de çok uyumsuzsun normal olarak adlandırılan ilişkilere.
dönem dönem kendini gömmen gerekiyor belki de,
toprakla dolması gerekiyor gözlerinin.
ağzının içinde o taze hayat tadını hissetmen gerekiyor belki de.
çürümüş topraktan,genzine kaçan önceki yaşamlardan nasıl bir taze hayat tadı alıyorsan artık?
hiç bir zaman hayatı terazi kefesine koymadın.
o öyle olduysa bu böyle olmalıydı demedin.
hayat bu.
asla aynı ağırlığı vermez kefelerine koydukların,bunun bilincindeydin.
ya da bilincine vardın toprak altına gire gire.
her seferinde çıkmak için kazarken toprağı,
tırnaklarının arasına dolan pislikten anladın ellerini göğe kaldırınca
ne kadar anlamsız olduğunu mukayese etmeye çalışmanın.
hayat bu hepi topu.
ne üzerine düşünebilecek kadar uzun,
ne de yaşadıklarını yok sayacak kadar kısa.
her yara seni sen yapıyor,her seferinde daha fazla sen oluyorsun.
ve sen olmanın bir sınırı yok tıpkı hayat gibi.
kendini bulma uğraşı boşuna,istediklerini bulma uğraşı boşuna.
“aa ben” dediğin insanların senden fersah fersah uzak olduğunu görmen de bu yüzden.
duygusuz olmaktan,kendini ifade edememkten çekindiğin zamanlarda özellikle;
bir arayış bir tamamlanma isteği belki...
çölün ortasında,kimsenin olmadığı karanlık bir yolda giderken,
birden radyoda ilk defa dinlediğin ve çok sevdiğin bir şarkının çalması gibi
kendini kolayca kaptıracağın bir ilüzyon gibi.
kaptırmak için can atacağın bir oyun.
etrafının ışıklandığını,yolun ilerisindeki tepelerin arasında güneşi gördüğün.
yaklaştıkça gecenin güne evrildiği,
tepelerin üzerindeki bulutların tanla beraber pembeleştiği bir yanılsama.
ilerledikçe çevrendeki ağaçları farkettiğin,çölün yeşile boyandığı bir rüya.
diplerindeki ufak su birikintilerini,hatta küçük gölleri gördüğün bir rüya .
içini dolduran sevinçle gaza daha fazla yüklendiğin bir yol.
ama serapların kötü bir huyu vardır işte.
ne kadar yakınlaştığını farkettiğinde ya yok olurlar ya daha uzağa taşırlar kendilerini.
her zamanki gibi.
o dalmayı sevdiğin cam göbeği sudan başını çıkartırken de aynı şeyi hissedersin,
gözünü kapayıp yavaş yavaş koşmaya başladığını farketmediğin yağmur altı yürümelerde de,
gece nasıl girdiğini bile hatırlamadığın yatağından kalkıp sağa sola bakıp neredeyim diye sorarken de,
başının üzerindeki yıldızları izlerken sonuna kadar bastığın gaz pedalının artık işe yaramadığını anladığında da,
evinin her santimine yedirdiğin anılarının yavaş yavaş silinmeye başladığını anladığın anda da.
serap bu...
puf diye uçacak,doğası böyle.
hayat böyle,
dünya,evren böyle.
kendine bir kez daha anlatman gerekiyor toprak altından çıkarken.
yerin metrelerce altından çıkman aslında tamamlandığın anlamına gelmiyor.
asla tamam değilsin ve olmayacaksın.
hayatındaki yaralar hatırlatacak sana.
topraktan çıkman unutman demek değil,
sadece o yaraların ne kadar da güzel uyum sağladığını gösterecek bedenine.
bir yeniden doğuş değil.
sadece daha iyi kavrayabilmek adına sinir hücrelerinin ölmesi.
ayağa kalkmak gerek.
üstünü başını silkeleyip,
anıların damarlarında dolaşmasıı izlerken kafanı biraz olsun güneşe çevirebilmek gerek.
çevirmek gerek ki iyice yaksın sinirlerini gözlerinin.
ayağa kalk ki,
tüm vücudunda gezebilsin yaşantın kan akışın sayesinde.
suçlamak,kötülemek,eksiltmek değil yeniden gün ışığı görebilmenin yolu.
kabullenmek,sevdiğini özümsek,yeni şarkılar dinleyebilmek.
yalnızken aslında eksikliğini tamamlayabilmek.
seni öldüren şeyle birleşip simbiyotik bir yaşam biçimine dönüşebilmek.
çok sevdiğin bestelerin plaklarını gramafon olmadan dinleyebilmek gerek.
hava bulutlu
bulutların arasından dönen dünyanın üzerinde bir çıkıp bir batan güneşi de görüyorsun,
dans eder gibi,saklambaç oynar gibi bulutların arasında gezinen yıldızları da.
karanlık çoğu zaman.
ama perdeleri açmadığın için mi yoksa göğü kaplayan yüreğin yüzünden mi emin olamıyorsun.
bu zamanları daha önce de yaşadın.
ve yine yaşayacaksın eğer izin verirsen.
böyle sürüyor çünkü senin hayatın.
belki sen istiyorsun,belki de çok uyumsuzsun normal olarak adlandırılan ilişkilere.
dönem dönem kendini gömmen gerekiyor belki de,
toprakla dolması gerekiyor gözlerinin.
ağzının içinde o taze hayat tadını hissetmen gerekiyor belki de.
çürümüş topraktan,genzine kaçan önceki yaşamlardan nasıl bir taze hayat tadı alıyorsan artık?
hiç bir zaman hayatı terazi kefesine koymadın.
o öyle olduysa bu böyle olmalıydı demedin.
hayat bu.
asla aynı ağırlığı vermez kefelerine koydukların,bunun bilincindeydin.
ya da bilincine vardın toprak altına gire gire.
her seferinde çıkmak için kazarken toprağı,
tırnaklarının arasına dolan pislikten anladın ellerini göğe kaldırınca
ne kadar anlamsız olduğunu mukayese etmeye çalışmanın.
hayat bu hepi topu.
ne üzerine düşünebilecek kadar uzun,
ne de yaşadıklarını yok sayacak kadar kısa.
her yara seni sen yapıyor,her seferinde daha fazla sen oluyorsun.
ve sen olmanın bir sınırı yok tıpkı hayat gibi.
kendini bulma uğraşı boşuna,istediklerini bulma uğraşı boşuna.
“aa ben” dediğin insanların senden fersah fersah uzak olduğunu görmen de bu yüzden.
duygusuz olmaktan,kendini ifade edememkten çekindiğin zamanlarda özellikle;
bir arayış bir tamamlanma isteği belki...
çölün ortasında,kimsenin olmadığı karanlık bir yolda giderken,
birden radyoda ilk defa dinlediğin ve çok sevdiğin bir şarkının çalması gibi
kendini kolayca kaptıracağın bir ilüzyon gibi.
kaptırmak için can atacağın bir oyun.
etrafının ışıklandığını,yolun ilerisindeki tepelerin arasında güneşi gördüğün.
yaklaştıkça gecenin güne evrildiği,
tepelerin üzerindeki bulutların tanla beraber pembeleştiği bir yanılsama.
ilerledikçe çevrendeki ağaçları farkettiğin,çölün yeşile boyandığı bir rüya.
diplerindeki ufak su birikintilerini,hatta küçük gölleri gördüğün bir rüya .
içini dolduran sevinçle gaza daha fazla yüklendiğin bir yol.
ama serapların kötü bir huyu vardır işte.
ne kadar yakınlaştığını farkettiğinde ya yok olurlar ya daha uzağa taşırlar kendilerini.
her zamanki gibi.
o dalmayı sevdiğin cam göbeği sudan başını çıkartırken de aynı şeyi hissedersin,
gözünü kapayıp yavaş yavaş koşmaya başladığını farketmediğin yağmur altı yürümelerde de,
gece nasıl girdiğini bile hatırlamadığın yatağından kalkıp sağa sola bakıp neredeyim diye sorarken de,
başının üzerindeki yıldızları izlerken sonuna kadar bastığın gaz pedalının artık işe yaramadığını anladığında da,
evinin her santimine yedirdiğin anılarının yavaş yavaş silinmeye başladığını anladığın anda da.
serap bu...
puf diye uçacak,doğası böyle.
hayat böyle,
dünya,evren böyle.
kendine bir kez daha anlatman gerekiyor toprak altından çıkarken.
yerin metrelerce altından çıkman aslında tamamlandığın anlamına gelmiyor.
asla tamam değilsin ve olmayacaksın.
hayatındaki yaralar hatırlatacak sana.
topraktan çıkman unutman demek değil,
sadece o yaraların ne kadar da güzel uyum sağladığını gösterecek bedenine.
bir yeniden doğuş değil.
sadece daha iyi kavrayabilmek adına sinir hücrelerinin ölmesi.
ayağa kalkmak gerek.
üstünü başını silkeleyip,
anıların damarlarında dolaşmasıı izlerken kafanı biraz olsun güneşe çevirebilmek gerek.
çevirmek gerek ki iyice yaksın sinirlerini gözlerinin.
ayağa kalk ki,
tüm vücudunda gezebilsin yaşantın kan akışın sayesinde.
suçlamak,kötülemek,eksiltmek değil yeniden gün ışığı görebilmenin yolu.
kabullenmek,sevdiğini özümsek,yeni şarkılar dinleyebilmek.
yalnızken aslında eksikliğini tamamlayabilmek.
seni öldüren şeyle birleşip simbiyotik bir yaşam biçimine dönüşebilmek.
çok sevdiğin bestelerin plaklarını gramafon olmadan dinleyebilmek gerek.
Yorumlar