Kayıtlar

çöl

Yürüyordu uçsuz bucaksız çölün ortasında.çevresinde ne bir kuş ne bir ağaç,alabildiğine sarı kumlar vardı.önündeki tepeleri hayal meyal görebiliyor ama gerçek olup olmadıklarını ayırt edemiyordu. zamanın nasıl geçtiği konusundaki gerçekliği de yitirmişti bir süre önce.zamanın kendisini bile anlayamıyordu artık düşüncelerinin arasında. sahi neydi zaman? ağaçların dallarından dökülen yapraklar olsa belki anlayabilirdi,ya da su damlalarının bir kayayyı yavaş yavaş erittiğini görse anlayabilirdi. fakat adımlarından ve ciğerine dolup boşalan havadan başka bir şey yoktu elinde.adımları öylesine mekanikleşmişti ki zaman değişkeninden çok bir rutine dönüşmüştü hayatındaki.yürüyor yürüyor yürüyordu. geriye baktığında görebildiği sadce yine kumdu,dünyalar dolusu. zaman yoktu madem,neden kafasının içindeki düşünceler son kullnma tarihlerini doldurmamıştı henüz? zaman yoktu madem,geçmiş denilen şey neden hala tüm gerçekliği ile kendini var edip,damarlarında dolaştıktan sonra beynine kuruluyor ve y...

bunun adı yokmuş

uzaklardaki deniz fenerinin ışığı ile yol almaya çalışıyorken, tahtalarına vuran yüzlerce deniz kabuğunu görmezden geliyorsun. arada binlerce başka deniz canlısını da öldürüp geçiyorsun. sahildeki insanlara güzel bir gece sunmaya çalışan milyonlarca tek hücrelileri sırf senin yok olma keyfin şairane olsun diye harcıyorsun. ne kendini biliyorsun şu aşamada ne de ne istediğini. aslında o kadar açık ki ne istediğin, yine de kendine “su” diyemiyorsun. gırtlağın kapanmış kendi içine; ne nefesi ne suyu veriyor. kendini öldürürken zamanın keyfine varmaya çalışıyosun. bir sincabın daldan dala konması gibi; bir yanda oyun bir yanda hayatta kalma mücadelesi. kimi fındıkların kabuğu çok sert,kimisi uzanamayacağın kadar yukarıda. fakat aşağıdan bakarken dallara, ay ışığı ve sincap o kadar güzel duruyorlar ki, ellemeye kıyamıyorsun. geminin dalgaları aştığı andan sonra; yere vurduğu o an gibi; vurup da etrafa saçmak istiyosun köpükleri. sıcaklık soğukluk far...

yap-boz

söyleyemediklerim ne kadar da düşmanlar bana, her köşe başında,her metro vagonunda ve her dalga üzerinde. büyüyorlar da büyüyorlar. ve yine söyleyemiyorum... bende kalmaları gerek,kabuğumun içinden beni yavaş yavaş yemeleri gerek. mantık ve duygular ne zamandır birbirlerine düşmanmış, bu kan davasının arasında ben ne ara kalmışım? bir insan içindekileri söyleyemeden ne kadar şişer diye merak ediyorum zaman zaman, bu zamanlar genelde göğsüme biriken nefesleri taşıyamadığım anlara denk geliyor. çok sevdiğin bir filmin başka bir yönetmen tarafından çekilmiş yeni serileri gibi, istiyorsun ama görmek istemiyorsun. bir rüzgarla kolundan burnuna çıkan kedi tüyünde görüyorsun, avucunda tuttuğun kedinin kuyruğu sana anlatıyor vesaire vesaire. birleştirmeye çalıştığın yap bozun tüm parçaları masanın üzerindeyken, yap boz kutusundaki uyarıya takılıyorsun sana kurcalama diyor. en sevdiğin şeyler bir kutuda,elinden alınmış gibi bakıyorsun. ama gitmesi gerek,bunu ...

ağır

öldüm... ve üzerimde göremediğim katlarca toprak var. ağırlığını hissettiğim ama kendisini göremediğim toprak. aralarından hayat falan da sızmıyor hani. bir nefes,bir yaşam göremiyorsun orada. toprağın arası yok, kendisi üstünde olmasa da. kafanı gömmeye çalıştıkça aydınlık, boynunu yukarıya gerdikçe karanlık. her şey değişmek zorunda... hayatın özünde değişim var. bişeyler ölecek,bişeyler doğacak,nefes alanlar azot olacak,yukarıdan düşenler hayat olacak. her şey değişecek. bir kedinin sana aşkıyla inanırken döngüye, bir başkasının kendi hayatına duyduğun saygı yüzünden kapanıyorsun. perde gibi değil ki istediğin zaman açasın. nefesler çok ağır. toplasan kaçarken sırtına aldığın gülüşlerinden taşıyorlar. ağır. gülüyorsun elbet yaşamak için, gülüyorsun notalar devam etsin diye. ama eziliyorsun nefeslerin altında. bitiyor her şey. o an sözlere gereksinimin kalmıyor, sadece notalar ve nidalar yetiyor yükünü,acını anlatmaya.her şey bitiyor. ...

içeride

içinde dönen dişlilerin arasına kolunu kaptırmış da,bir o yana bir bu yana vuruyor kendini kendi içinin. elleri yüzü kana bulanmış,görüş açısını kaybetmiş,içinin pembe ıslaklığıyla kör olmakta. dişlilerin arasından çıkan binlerce böcek şimdi gülüyor ona,ağlıyor onunla. bulamıyor yolunu,göremiyor ışığı,duyamıyor kendi sesini kendi içinde. kulakları uğulduyor,binlerce masal anlatıyor kendine, binlerce karıncayı salmış içine,gezdiriyor hepsini. hangisinin nereye dokunacağını bilmeden gezdiriyor içinde. sesleri ayırt edemeden dinliyor,binlerce hikaye binlerce masal binlerce yalan söylüyor kendine. anlayamıyor kendini,ne anlattığını ne hissettiğini hislerini bile hissedemiyor kendi içinde,hislerini bile yalan yanlış hissediyor. içindeki karıncaları kendi hisleri sanmış,dokundukları her yeri hissediyor kendi içinde. bilemiyor neyin gerçek neyin yalan olduğunu. kayıplarından kaçıyor,kaybolmak için kaçıyor kendi içine. açıp bakabilse içine,görebilse karıncaları,tedav...

gece bıdılanması

insan ruhsal boşalmalar yaşamak zorunda yoksa bi yerde kendi içinde patlıyor. bunu bir şekilde ya çevresiyle konuşurken ya da bir kitap yazarak yapabiliyor bir şeylerin çok farkında olmak,ya da her hareketin neden olduğunu anlayabilmek büyük yük insan omuzlarında. ve bu noktada çevresiyle konuşmak kısmı geçersiz kalıyor. çünkü insanların seçimleri sonucu hayatlarını var edebilmelerini ve etmesi gerektiğini kavramış oluyorsun bir zaman önce. herkesin seçimlerinin kendilerine göre doğru tarafları vardır ve insan birey olduğunu bu küçük bencilliklerle anlar. bu bir suç ya da ayıplanabilecek bir hareket değildir. çünkü gerçekler bireyin hayatına özgü,onun değişkenleri ile devinen olgulardır. sürekli var ve değişim halindedirler.hal böyleyken bir insanın sizden bağımsız yaşantısında aldığı kararlara hüküm veremezsiniz eğer o değişkenlerden birisi değilseniz. eğer o değişkenlerden birisiyseniz ise;o kişinin hayatının değişkenlerinden olduğunun ayırdına varıp,bencillik e...

bulut ve damla

ay ışığının bulutların arkasında saklambaç oynadığı gecelerde, yağmur damlaları sokak lambalarına tutunur sessizce. birer birer bırakırlar kendilerini yerdeki birikintilere. arkalarından ağlayan olmaz da; düştükleri yerde sevgiyle karşılanırlar. kuyruklarında sarı ışıkla birlikte düşerlerken seslerini çıkaramazlar. ayrılıp geldikleri bulutu mu düşünüyorlar kimbilir... kendi halinde gezinen su damlacıkları büyüyüp büyüyüp bulut olmuşlar. kendi hallerinde geziniyorlar gökte. kimi zaman insanlarla eğlenip,güneşlerini kpıyorlar. kii zaman çiçeklerin üzerinde gezip onlara hayat veriyorlar. derken bir damla,buharlaşıyor yer yüzünde. yukarıya doğru çıkıyor sessizce.bulutla birleşiyor.en derinine giriyor bulutun,parçası oluyor tam ortasında. ama kıpır kıpır... hoşnut değil belki yerinden. dönüyor duruyor bulutun içinde. bulut da farkında durumun,sarılıyor çokça daha da sıkıyor gitmesin diye.yağmasın istiyor. tüm damlalar düşsün de,o kalsın istiyor içinde.he...