brida'ya

sadece kendin oynayıp kendinin izlediği filmde başrolsün.
açılar geçiyor etrafından figüran kalıyorsun,
ana kamera seni alırken bakmıyorsun.
tüm cameolar sana bağlı.
sen ne yaşıyorsan gözlerinin arkasında gönderilen sinyallerde onlar var.
beynin sen bağımsız hareket etmeye çalıştığında ayağına çelme takıp düşürmeye çalışıyor.
hiç içinde bulunmak istemediğin sahneleri gözünün önüne getirirken en çok acıyı da sen çekiyorsun.
bir insan neden görürken öldüğü sahneyi gözünde canlandırmaya çalışır ki?
ciğerimden çıkan gürültünün duyulmuyor olmasını geçip
en güzel anları düşünmeye çalışıyorum.
nefeslerin yerini notaların aldığı zamanlar daha zor.
alamıyorsun çünkü.
her şarkı,her nefes sana bişey anlatmaya başladığında duruyorsun.
isteyerek değil belki ama duruyorsun.
çalışmaz hale gelince koca okyanusta yelkensiz kalmış gemi gibi,
başı boş hareket ediyorsun.
aklında tek düşünce,keşke kaptan gelse de
çıkarsa bizi bu karanlık sulardan.
yıldırımlar düşüyor  o an beyninin ortasına
yaşamak istemediğin her an yıldırımla parıl parıl beyninin tam ortasında çakıyor.
yol aydınlıkken sen gideceğin yönü bulamıyorsun.
çünkü nereye gitmek istediğini unutmuşsun.
çünkü sahte ışıklarda ilerlediğini düşünüyorsun.
çünkü hep anlam yüklediğin ışık seni yarı yolda bırakmış.
çünkü;çünküsü yok kalmışsın ortada yalın ayak.
her kar tanesi daha çok acıtıyor,her yağmur damlası cam gibi kesiyor tabanlarını.
hiç istemediğin rüyalara uyanıyorsun ,
aslında çok istediğin rüyaların içinde.
her sabah güneş daha geç doğsun diye düşünürken,
her gün daha erken geliyor.
inkar işe yaramıyor.
eksiksin.
ama tamamlanamıyorsun.
bu eksiklikle de yaşamayı öğrenmen gerekiyor.
bunları düşünürken bile aklının köşesinde oturuyor,ve beynini yiyip bitiriyor.
e geçmiş olsun,toprağın bol olsun.
çıkabilecek misin toprağın dışına?
sarılamadığın iki bar sandalyesinin arasına sarılmaya çalışmak...
sanırım en düştüğün nokta burası.
“öyle bişey yok ki”
yaşamadığın anlar bile,
o kadar gerçek ki,
o kadar istiyorsun ki yaşanmasını
yalnız başına bile yaşatıyorsun onları.kendinleylen bir hayat yaşayıp,sonra yine kendinle üzülüyorsun yalnız yaşadığına.
neden her allahın belası saniye hatırlanıyor.
neden her içine işleyen saniyeler hayatının her anında gözüne gözüne çarpıyor?
ve yine aynı yerde gelecek misin diye beklemek...
bu gök yüzü hiç olmamıştı başımın üstünde,ne bu kadar maviydi sabahları ne de bu kadar siyah geceleri.
ne bulutlar yağmur yağdırmıştı ne de kar o yukarıdaki pamuklardan.
bu deneyimi tanıyamıyorum.
hayatın başka bir sayfası gibi.
ve söyleyemiyorum içimdekileri,sırf rahat bırakabilmek adına.
içimdeki kuyuya gömüldükçe gömülüyorum.
arada kendimi avutabildiğim cümlelere tutunuyorum sadece.
günlerdir gözüm seğiriyor,en ufak parçamın seğirmesinde bile varsın,çünkü sensin o.
seğiriyor biliyorum.çünkü kendi isteğimle yapmadım hiç birini.
uyku denen kaçışa katlanamadım,
ben kaçamadım.
ağırdı çünkü beynim,
hala da ağır ama sağ gözüm artık kaldıramıyor.
kırpılıyor kalbimin her atışı gibi.
ses de çıkıyor yine;
sanki bir isim gibi.
yapmasa mı artık?
kan tadı var genzimde.
ya gözlerim içeriye kanamaya başladı,
ya da beynim bıraktı artık kendini.
ama her anda kan tadıyla hatırlıyorum sanki artık.
ele geçirilmiş kalelerimin surlarından kan akıyor.
tüm surlar kırmızı.
ne aşağıda ne yukarıda kimse yok.
oturmuşum en ortaya,
bir meleğin gelmesini bekliyorum.
ya alıp gidecek sonsuza kadar mutlu,
ya da orada bırakıp hayatla tekrar yüzleştirecek.
şimdiye kadar yürünen yolların hiç biri yürünmemiş gibi,
ne ben elimde bir ork kafası tutmuşum ne sen bana sarılmışsın.
ama o kadar gerçek olmuş ki,
çıkamıyorlar içimden.
yaşanmamış tüm anılar yaşanır oldu.
keşke o kadar güzel gülmeseydin.
keşke almasaydın sana bakarken gözlerimdeki hareleri.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

bunun adı yokmuş

mehs

hıms