nöoğ

insanın  hayatından çıkan her şey ondan bi parçayı alıp götürüyor.
peki ya çıkan ruhun ta kendisiyse?
geriye kalanları topladığında bir şeyler elde edebilir misin?
ağaçları ele alalım mesela,
her son baharda yaprakları dökülüyor.
sonraki baharda tekrar çıkıyorlar.pek bir şey kaybetmemiş gibi duruyor değil mi?
ya da gökyüzü.
uçup giden kuş sürülerinin ardından kısa bir süre boş kalıyor.
sonra başka bir göç mevsiminde yeniden dopdolu.
ya da denizler;
her dakika her an binlerce balık tutuyor insanlar.
fakat sular altında insanların bu barbarlığına direnen bir hayat var.
ürüyor balıklar.çoğalıyor.
peki ya sonbaharda ağaçların kökleri kurusaydı.bir daha yaprak çıkar mıydı başımızın üstünde.
meyve verebilir miydiler bir süre sonra?
kuşlar gittikleri yerden dönmeselerdi peki?
en fazla gri bulutlarla dolabilirdi gökyüzü.arada yağmur yağdırabilen.
bir şeyin ruhunu,canını ondan çekip alırsan,geriye içi boş,çürümüş değersiz bir yığından başka bişey kalmaz.
her harfin bi anlamı olur.onlardan kurulan kelimelere paha biçilemez.
onları biriktirip çıkardığın cümleler ise...
işte orada sorun başlar.
yaşamın döngüsü kırılır.
doğarsın,yaşarsın,ölürsüm.
bu kadar basit bi döngü,insanın toprağa geldiğinden beri sürmekteyken,
ruhunun çalınmasıyla kırılıverir.
ne toprağa dönebilirsin,ne bulunduğun yerde kalabilirsin.
kendi içinde her harfin sana anlattıklarını kelimelere aktarmaya çalışırsın.
cümleler ise saklandıkları yerlerden çıkıp sanatekme atmaya başlarlar.
düşersin.sürünürsün yerde.
sonra kollarından tutup kaldırırlar seni.yine aynı kelimeler.
koluna girip yaralarını sarmaya başlarlar.
"soğuk iyi geldi" bile diyemezsin artık.
çünkü kafandaki yankılanması başkadır onun.
pencereye çıkamazsın.
çünkü bir önceki cümle yanında arkadaşıyla geliyordur üstüne.
bekleyemezsin köşeden dönüp ne gelecek diye
çünkü sonrasında bir arkadaşları daha belirir yanlarında.
"korkunçlu"
perdenin arkasına saklanıp hem korkutmamak hem kendi yollarına gitsinler diye beklersin.
giderler de.
ama giderken kulaklarından başka başka binlerce arkadaşlarını daha çıkarırlar.
el ele giderler sokağın sonuna doğru.
sen ise hala dönüp gelmelerini beklersin.
dünyanın en güzel şarkısını dinlemişsindir bir süre önce.
notaların solukluğu o zaman sana büyü gibi gelmiştir,
çünkü büyülü bir olay yaşarsın o sırada.
gelişen her şey,tesadüf diyebileceğin,hatta tesadüf için bile fazla ihtişamlı her şey gerçekleşiyotdur çevrende.
ne kendini ne evreni anlayabilirsin.
sorduğun sorulara yanıt alamazsın.
kitap bile yazılmıştır hatta senin bu anlayamadığın olaylarla ilgili.onu da anlayamazsın
nasıl oluyor diye debelenmeyi bırakıp kendini içine attığında ise.
birden saat çalmaya başlar acı acı.
uyanırsın,uyandırılırsın daha doğrusu.uyandırılmaya çalışılırsın istemsizce.
acı acı metafor olmaktan çıkmış
saatin zillerine vuran her darbe hayatını yıkmak için senin köklerine inen birer baltaya dönüşmüştür.
o dünyanın en güzel parçasının notaları bu kez başka yerlere vuru,uzayda başka yollar kat edip farklı tınılar oluştururlar kulağında.
evet hala en güzeli,
yine soluktur notalar.fakat bu kez gözle görülür dalgaboylarında gelirler sana.
işte sanırım bu yüzden ağaçlar yalnız ölürler.
her mevsim yapraklarının dökülmesine alışırlar belki bi yerden sonra ama köklerinin parçalanmasına müsade etmezler.
ne dersen de,ne yaparsan yap,o döngü kırıldığı zaman...
yapacak fazlaca birşeyin olmayacak.
belki bir zaman sonra havada asılı kalmanın da zevkine erişirsin bilemiyorum.
benim ruhum henüz yeni uçtu.
şimdiye bana kalan,sadece bir kaç irlanda aksanıyla okunan nida
bin kaç mimik,bir kaç milyon da düşünce balonu.
balonlara tutunsam acaba göğe çıkar mıyım?
ne kadar yükselirsen o kadar sert çarparsın malum.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

bunun adı yokmuş

mehs

hıms