neymiş?
uzun zaman yer altında kaldıktan sonra gün ışığı gözlerini kesiyor,
dilimlere ayırıyor.
ne güneş,ne mavi görmek istiyorsun;
ki rahat edebilesin.
ayırdına varmayı da unutuyorsun ne olduğunun.
çünkü prematüre bebeklerin oluyor kucağında,gözlerinin her baktığı yerde,kulağının algıladığı her santimde.
hangisine ne kadar sevgi versen de,diğerleri ölecekmiş gibi.
ki senden hiç haberleri yok;
masumca dünyaya gelmişler yatıyorlar kucağının bir köşesinde.
ne sesine,ne tenine tepkileri var.
ama oradalar.
senin sevginin ürünü,yatıyorlar kollarında.
ne yapacağını bilemiyorsun,
koklasan kırılır mı,öpsen ölür mü?
bence ölür...
öpmeseydin keşke,koklamasaydın hayatını...
dünyaya gelememişlerin hepsi ölmüştür çünkü.
her uyuşmaya çalışan sinir ucunun sıkıntı çıkarması,
ya da başka bi yerlere götürmesi seni.
bazen o düşündüğün gibi olmuyor,
en çok tutmak istediğin kısım sanki inatla senin elinden kaçmaya çalışıyor,
sanki ağdaki balığın kaçmaya çalışması gibi.
biliyor aslında öleceğini,ama
”eeh!” diyor. artık.
böyle öleyim madem.
sen dümdüz bakarken çevrende olanların gözüne batması
ve özellikle acıtması.
tesadüf diyemediğin şeyler şimdi ne kadar yalın ve saçma geliyor sana
evet gökkuşağı da ışığın kırılması sonucu oluşuyor.
sihirli bi tarafı yok onun.
yok ki hiç bişeyin.
kuzeyden gelen soğuk notaların suratına çarpması gerek.
bırak kendini onlara,çarpsınlar.
çarpıp kendine getirirler belki seni.
ne komik değil mi? kendin...
hislerinin olduğunu görebiliyorsun şimdi;
kısa bi zaman öncesinde rahatsız olduğun bi konuyu egale ediyosun
artık ruhun var.
ve her ruhunu bulduğunda;
daha çok kopup daha çok kaybediyorsun izlerini.
iki gün öpemediğinden özlediğin bir yanak değil senin düşlerin.
burnunun ucundaki sızı değil.
hep,en çok;
içinin en derinlerinde hissetmek istediğin.
yine yalnız başaracaksın bunu.
çünkü? neymiş?
dilimlere ayırıyor.
ne güneş,ne mavi görmek istiyorsun;
ki rahat edebilesin.
ayırdına varmayı da unutuyorsun ne olduğunun.
çünkü prematüre bebeklerin oluyor kucağında,gözlerinin her baktığı yerde,kulağının algıladığı her santimde.
hangisine ne kadar sevgi versen de,diğerleri ölecekmiş gibi.
ki senden hiç haberleri yok;
masumca dünyaya gelmişler yatıyorlar kucağının bir köşesinde.
ne sesine,ne tenine tepkileri var.
ama oradalar.
senin sevginin ürünü,yatıyorlar kollarında.
ne yapacağını bilemiyorsun,
koklasan kırılır mı,öpsen ölür mü?
bence ölür...
öpmeseydin keşke,koklamasaydın hayatını...
dünyaya gelememişlerin hepsi ölmüştür çünkü.
her uyuşmaya çalışan sinir ucunun sıkıntı çıkarması,
ya da başka bi yerlere götürmesi seni.
bazen o düşündüğün gibi olmuyor,
en çok tutmak istediğin kısım sanki inatla senin elinden kaçmaya çalışıyor,
sanki ağdaki balığın kaçmaya çalışması gibi.
biliyor aslında öleceğini,ama
”eeh!” diyor. artık.
böyle öleyim madem.
sen dümdüz bakarken çevrende olanların gözüne batması
ve özellikle acıtması.
tesadüf diyemediğin şeyler şimdi ne kadar yalın ve saçma geliyor sana
evet gökkuşağı da ışığın kırılması sonucu oluşuyor.
sihirli bi tarafı yok onun.
yok ki hiç bişeyin.
kuzeyden gelen soğuk notaların suratına çarpması gerek.
bırak kendini onlara,çarpsınlar.
çarpıp kendine getirirler belki seni.
ne komik değil mi? kendin...
hislerinin olduğunu görebiliyorsun şimdi;
kısa bi zaman öncesinde rahatsız olduğun bi konuyu egale ediyosun
artık ruhun var.
ve her ruhunu bulduğunda;
daha çok kopup daha çok kaybediyorsun izlerini.
iki gün öpemediğinden özlediğin bir yanak değil senin düşlerin.
burnunun ucundaki sızı değil.
hep,en çok;
içinin en derinlerinde hissetmek istediğin.
yine yalnız başaracaksın bunu.
çünkü? neymiş?
Yorumlar